Amazonları da geçti.. Gezgin gazeteci Asım Güneş Amazonları anlattı

Amazonları da geçti.. Gezgin gazeteci Asım Güneş Amazonları anlattı

Telefonun klavyesi ısınmışken hadi bitirelim şu ana kadar Amazonlar’da geçtiğim bölümü.

En son Yurimaguas’ta kalmıştık sanırım. Gerçi Yurimaguasla ilgili bazı fotolar atmıştım daha orada beklerken.
Yurimaguas’da nehir kenarına kurulmuş küçük bir şehir ya da büyük bir kasaba. En büyük özelliği, (en azından benim için, İquitos’a giden teknelerin buradan kalkması).
Tarapoto’dan buraya varışım havanın kararmasına yakın oldu. Sora sora, İquitos’a gidecek teknenin kalkacağı iskeleyi buldum karanlık çökmeden. Yolda her ihtimale karşı gördüğüm hostellere fiyat filan sordum teknede kalamazsam diye. 10 sole kadar yer buldum ama özellikle 10 solluk yerde kalmaya her babayiğit cesaret edemez  🙂
Neyse iskeleye varınca hareket edecek teknenin adının Eduardo 8 olduğunu öğrendim. İngiliz Kraliyet Ailesi gibi. Önceki yedisi ne oldu bilmem.
‘Başka seçenek yok, bir tek bu gemi gidiyor o da yarın kalkacak” dediler. Güldürmeyin, tabiki teknenin aynı gün kalkmasını beklemeyecek kadar tanıyorum artık sevgili evrenimi  🙂
Ertesi gün 15.30 dediler ama içimden dedim ’emindim o da olmayacak’.
Allahtan teknede kalabilecegimi söylediler de hostel ücreti ödemekten kurtuldum. Tabi teknede benimle kalan 5-6 aile ve 30’a yakın çocuğu saymazsak. Uyumak filan pek mümkün olmadı o yüzden. En azından çocuklar uyuyana kadar.
Neyse 100 solmüş adam başı bilet fiyatı. İnternette 80 sol diye okumuştum ama zam gelmiş sanırım. İndirim filan denedim. Tekne dolu olunca hiç umurları olmadı tabi. Neyse paşa, paşa ödedim 100 solü, aldım biletimi. Olurda sizde yaparsanız bu yolculuğu, bileti kaybetmeyin, yemek alırken biletinizi soruyorlar.
Neyse ondan sonra geriye hareket saatini beklemek kaldı. Bütün gece sadece çocukların değil, doktaki çalışmaların, yüklemelerin sesi de kesilmedi.
Çıktım orta güverteye uygun bir yere kurdum hamağımı. Sağolsun sevgili yol arkadaşım Marcus’un hediyesi hamak yanımda olduğu için ekstra para harcamadım. Ama hamağı olmayanlar pazardan 30-40 sole alabilir. İsterseniz cibinlikte alabilirsiniz ama bence gerekli değil. Gemide öyle aman aman sinek sorunu olmuyor. Hele hareket ettikten sonra hiç sorun olmadı. Onun yerine hafif bir battaniye daha kullanışlı. Çünkü yağışlı sezonda geceleri hafif serin oluyor.
Neyse ertesi gün yapacak birşey olmayınca çıkıp şehri dolaştım, pazarda filan fotoğraf çektim, atıştıracak birşeyler ile 5 litrelik su alıp döndüm. Ha birde internet kafe bulup facei filan kontrol ettim  🙂
Aklınızda olsun, bu yolculuğun Peru tarafındaki kargo gemilerinde 3 öğün yemek veriliyor ama içme suyu yok. O yüzden 2-3 gün yetecek kadar su alın. Ayrıca özellikle kahvaltıları da hiçbirşeye benzemiyor. Kahve mi, lapa mı, çorba mı ne olduğu belli olmayan bir şey verdiler iki sabah ta. Yemedim bile. Onun için atıştırmalık birşeyler alabilirsiniz yanınıza. Ya da sokak yemekleriyle ilgili sorununuz yoksa, her yanaşılan iskelede gemiye dolan satıcılardan da yemek ya da bir sürü tropikal meyve alabilirsiniz. Oldukça hesaplı ve lezzetliler.
Neyse geminin hareket saati yaklaştıkça tekne tamamen doldu. Hamaklar resmen üstüste kurulmaya başlandı. Ilk geceki kalabalık ve gürültüyü mumla arar oldum. Ama millet üst üste dizilmeye başlayınca üst güverteye çıkan merdivenin altının boş olduğunu farkettim. Oraya hamak kurulamıyor çünkü. Hemen şimşek çaktı. Koştum benim çadırı oraya kurdum. Hamağı da hemen önüne asınca birazda olsa kalabalıktan sıyrılmış oldum. Hele çadırın fermuarını çekip, kulağıma da kulaklıklarımı takınca neredeyse tamamen uzaklaştım gemideki curcunadan. Kendimi takdir ettim sonra bu hareketimle  :))
Bu arada geceyi kasabada geçiren bizim iki Amerikalı ile 10-15 yabancı daha geldi ama çoğu en üst güvertedeki kabinlerde kaldı. Oranın fiyatı 140 sol. Öyle ölümcül bir fark yok arada. Yani ayda 1000-1500 dolar harcayabilen düşük bütçeli rotasız balonlardansanız burada kalabilirsiniz. (Ne yapayım arkadaş sevmiyorum elemanı  🙂
Neyse saat 15.30’u geçti ve tabiki kalkmadı gemi. Ancak 19.30’da hareket edebildik. Gemi hareket ettikten sonra da tek yapılabilecek, yolculuğun tadını çıkarmak. Kitap mı okursunuz, fotoğraf mı çekersiniz, bütün gün yan gelip yatarmısınız. Artık tercih sizin. Gemide, boş bulmak imkansız olsa da elektrik prizi var ama internet filan arayıpta güldürmeyin kendinize. Ancak Peru hattınız varsa birçok yerde sinyal yakalıyorsunuz. Ne zannetmiştiniz Amazon deyince? Baştan aşağı medeniyetten uzak orman mı?  😉
Neyse işte bende herkesin yaptıklarını yaptım. Kitap okudum, fotoğraf çektim, nehri, hayat dolu olduğu gemiden bile anlaşılan yemyeşil kıyıları seyrettim. Sık sık yanaşıp yolcu indirip-bindirdiğimiz köylerde gemiye dolan satıcılardan birşeyler aldım. (Inanmayacaksınız ama ne kadar cimri olsamda lokal ekomoniyi desteklemek için hep böyle alışveriş yaparım sokak satıcılarından. Ihtiyacım olmasa bile. Iyi miyim lan yoksa ben ?  🙂
Özellikle meyvelere bayıldım. 1 sole bir sürü meyve alabiliyorsunuz. Ben de öyle yaptım, çoğunlukla da gemideki bebelerle paylaştım. Gerçi aynı bebelerin çoğunu nehre atmak istesem de  🙂
Hayır çocukların kafası da karıştı. Çadıra yaklaştıkları anda anlamadıkları bir dilde bağırınıp duran bu huysuz heriften korksunlar mı, yoksa her iskelede meyve, patlamış mısır filan alıp kendilerine dağıtan garip elemanı sevsinler mi?  :))
Ha bu arada gemide kurulan yabancı kolonisinden bahsedip gıybet yapayım biraz. Bu tiplere uzun zamandır gıcık oluyorum da. Gerçi kimseye bir zararları da yok. (Kötü müyüm lan yoksa ben? )
Dediğim gibi bunların çoğu kabinlerde kaldı. Kalmayanlarda genelde sadece uyumak için hamak güvertesine indi. Gemiye adım attıkları andan itibaren hemen biraraya gelip bir daha hiç ayrılmadılar. Birlikte yemek yediler, birlikte oturdular, birlikte banyoya gittiler. Sıra halinde hareket etmeleri çok komikti. Yöre halkıyla neredeyse sıfır temas. Hepsi değil ama haklarını yemeyeyim. 2 Ispanyol kız özellikle çocuklarla acaip ilgilendiler. Neyse yani, biz de milletle kucak kucağa oturmuyoruz ama en azından sinirlenecek kadar bağlantım oluyor  :))
Özellikle de, Piura’dan bu yana yollarımız sürekli kesişen Amerikalı iki genç sanırım grubun bir numamarasıydı. Bütün yol boyunca rom içip, birayla cila yaptılar, bağıra bağıra konuşup kahkahalar attılar. Sonra biryerlerde sızıp kaldılar. Gemideki gençlerde yol boyunca bunları izledi. Dedim ki “Işte böyle bozuyoruz yerel kültürleri. Bunları izleyen çocuklar bu tavırların doğru, iyi olduğunu sanıp, bunlara özeniyor”.
Hele bir tanesinin gemiden inerken “ooo maaaan such an amazing trip.Hundreds of kilometers in the Amazon rivers”. Agzına vuracaktım valla az daha.
Dedim ki “aha rotasız balonun amerikan versiyonu. Bu memleketine dönünce neler anlatır artık. Yerlilerle mücadeleler, yasak yerlere girmeler, anakondalarla, timsahlarla, piranhalarla maceralar filan”
Neyse işte iyi kötü 2 günlük yolculuk sonunda saat 17.30 gibi Iquitos limanına yanaştık. Gerçi Iquitos’ta elini sallasan limana çarpıyor ama biz tabiki merkeze en uzak olanına yanaştık. Evren kardeş zorluk çıkartacak ya.
Yabancı kolonisi yine el ele tuk-tuklara doluşup aynı hostele gittiler. Ben de sırtladım çantayı fotoğraf çeke çeke yürüdüm merkeze. 4 km. kadar. Yürümek ya da tuk-tukada fazla para vermek istemezseniz, otobüs seçeneği de var. Sadece 1 sol merkeze.
Dış mahallelerinden geçip merkeze doğru yürüyünce, Iquitos’un makyajsız yüzünü de görme şansım oldu. Bu sayede daha sonraki gün gelip çok güzel fotolar da çektim.
Merkezde benim gibi ucuz biryer arayan Şilili bir grupla denk geldik. Onların da sayesinde tam nehir kenarında geceliği 15 sole bir hostel bulduk. Ama kocaman bir balkonu olunca çadır kurup kuramayacağımı sordum. Sahibi Carlos (Tito’nun Iquitos şubesi resmen). ‘Olur’ dedi. 10 sole balkonda, nehir manzarasına karşı kaldım. Mutfağıda vardı. Yemeğimi filan da yaptım. Yapmak istemediğimde ise sokakta 5-7 sole de aslan gibi doydum. Tek dez avantajı tam önündeki bar. Özellikle hafya sonu sabaha kadat dans modunda. Uyumak için hep içeri kaçtım. Carlos’ta hostel boş olunca istersem dormda da kalabileceğimi söyledi. O andan sonra gurültü varsa odada, yoksa balkonda kaldım. Iste, böyle hesaplı yer bulunca bir haftaya yakın kaldım Iquitos’ta.
Iquitos’ta ne yapılır derseniz tabiki her adım başı bulabileceğiniz turist ajentalarından biriyle turlara katılabilirsiniz. Hemen hepsi, “bizim turumuz turistik değil” diye satıyor turistik olmayan turları  :))
Kendi başınıza orman yürüyüşüne filan çıkmanız pek mümkün değil. Amazonlar “Hadi öyle biraz gezip gelelim ” denilecek yerler değil.
1 günlük full day turların fiyatları 60-70 sol, 3.günlük turistik olmayan turist turları ise 250-350 sol kadar  🙂 Bunlar pazarlık yeteneğinize göre değişir. Bunlarda yerel kabilelerin showlarına katılabilir (Sadece show, gerçek değil) orman içinde kamp yapabilir, orman içinde hayatta kalma sistemlerini öğrenebilir, pembe Amazon yunuslarını, anakondaları ya da kaymanları görebilirsiniz.
Ha benim ne yaptığımı sorarsanız. Ben bunları hiç birini yapmadım. Marifet diye demiyorum. Ama Afrika’da Safari yaptıktan sonra bunlar çok yavan geliyor artık. Bu da çok gezmenin sakıncalarından işte.
Ama onun yerine Belen markete ve arka mahallere gidip, insan fotoğrafları çektim. Özellikle Belen’e girerken yöre halkı tarafından “Çok tehlikeli girme” diye uyarılsam da hiç birşey olmadı. Bu tip uyarılara o kadar alıştım ki artık.

Doğa Ananın savaşçı meleği

Yine Iquitos’ta boş boş dolaşırken, akşam üzeri rengarenk uzun kıyafetler giymiş iki kadın gördüm sokakta. Sarışın mavi gözlü olan yabancıyım diye bağırıyordu resmen. Ben dans şovu filan yapacaklar sandım önce. Salaklık parayla değil ki  🙂 Meğer kendini, Iquitos’un çöp ve özellikle plastik atık sorununu çözmeye adamış, Amerikalı savaşçı bir melekmiş ve konuyla ilgili sunumu varmış. Ben büyülenmiş şekilde, konuşamaz hale gelince “Beni de davet etti içeri. Sadece kafamı sallayabildim sanırım. Facebooktaki ismi Xena Radnor.
https://www.facebook.com/ramona.mcgowan. Gerçek ismi degil muhtemelen. Linkteki ismin gerçek olma olasılığı daha fazla  🙂
Önemli de değil. Yalnız nasıl büyülenmişsem fotoğrafını bile çekmemişim. Isteyen girip bakar sayfasına. Neyse işte o anlattı biz dinledik. Sunumdan sonra konuşabilir hale gelince, dedim “Amerika’dan bunun için mi geldin? Doğa anayı korumak icin?”. Dediki “Birileri yapmalı?”
Ulan dedim içimden “Aha bu da Amerikalı, gemideki dingillerde”
Neyse kendisine çok teşekkür edip çıktım. Çıkmasam sonsuza kadar Iquitos’ta kalma tehlikem vardı çünkü  :))
Neyse geri kalan günlerde çok tatlı bir Alman kızla tanıştım ama onun ismi ve aramızdakiler bana özel kalacak. Çatlayın  :))
Yani Iquitos’u ayrı bir sevdim diyeyim. Ama herşeye rağmen ayrılma vakti geldi.

3 Sınırlara yolculuk

Iquitos’tan rotayı Peru, Kolombiya ve Brezilya’nın sınırlarının kesiştiği 3 Sınırlar bölgesine çevirdim. Iquitos’ta Ramsa ya da Ransa gibi bir ismi olan iskeleden her gün tekneler kalkıyor Santa Rosa’ya. (Sınırda, Peru tarafındaki kasabanın ismi) 60 sol. Kime sorsanız gösterir. Genelde ilkine oranla daha küçük tekneler. Daha turistik ve lüks görünen başka bir tekne daha varmış Maria Fernanda diye. En iyi şartlar o teknedeymiş diye duydum. Ama sadece Pazar ve Çarşambaları hareket ediyormuş. Söyleyenin yalancısıyım. Öyle çıkmazsa sorumluluk kabul etmem.
Neyse benim için şartlar pek önemli olmadığı için bir Salı öğleden sonra gidip iskeleye ilk kalkan El Gran Diego’ya atladım. Ilkine oranla daha küçük olmasına karşın bunda iki kat vardı hamak kurulacak. Ben üst katı seçtim daha az kalabalık diye ama tabiki ilerleyen saatlerde yine üstüste çıktık milletle  🙂 Bunda çadır kurulacak yer de olmayınca tek hamağa kaldım. Neyse daha hazırlıklı olduğum için daha kolay geçti bu yolculuk. Sadece su aldım yine. Bu geminin yemekleri daha da kötü ve yetersiz di ama arayı, yine her iskelede doluşan satıcılarla kapattım. Yine çocuklarla, nehre atmakla-evlat edinmek arasında bir yerde duran ilişkiler kurarak, kah oturup, kah dolaşıp bitirdim 1.5 günlük yolculuğu. Vardık sabahın 06.30’da Santa Rosa’ya.

3 Sınırlar bölgesi

Santa Rosa, Sınırın Peru tarafında kalan küçük bir adaya kurulu küçuk bir köy. Yapılacak hiçbirşey görünmüyor. Peru’dan çıkış damganızı alıp nehrin hemen karşısındaki Leticia (Kolombiya) ya da Tabatingaya (Brezilya) geçmekten başka. Artık hangisinde kalacaksanız o ülkenin göçmenlik ofisine gidip giriş yaptırmanız yeter. Ama benim önerim şu olur. Eğer Brezilyaya devam edecek ve oradan verilecek 90 günün hepsine ihtiyaç duymayacaksanız, Kolombiya’ya hiç giriş yapmayın. Direk Brezilyaya giriş yapın. Bir daha giriş-çıkışla uğraşmayın. Brezilya’ya giriş yapmanız Kolombiya Leticia’ya ya da Peru tarafına geçmenize engel değil. Öğrendiğim kadarıyla 80-100 km yarı çaplı bir alanda hangi ülke vizesinin olduğunun önemi yok. Istediğinize gidip kalabiliyor ya da o taraftaki yerleri gezebiliyorsunuz. Ben bir hata yaptım. Leticia’da kalacağım diye Kolombiya’ya giriş yaptım. Ama evren kardeș yine şakasıyla beni bekliyordu. Şakacı yavşak.
Leticia’da 3 gün kalıp Cumartesi, Tabatinga’dan gemiyle Manaus’a hareket edecektim. Ama hafta sonu Kolombiya seçimleride denk geldim. Sınır yinede kapalı değildi aslında. Yürüyerek Brezilyaya geçmek mümkündü ama Göçmen Ofisi kapalı olduğu için, resmi olarak Brezilyaya giriş yapabilmem için gerekli Kolombiya’dan çıkış damgasını alamadım. Kafanız karıştı değil mi? Valla benim de karıştı. Neyse üç gün Leticia’da fazladan beklemek zorunda kaldım sonuçta. Ama bir yandan iyi oldu. Bunları yazma şansı elde ettim.

Yani tekrat özetleyeyim, aynı yolu kullanarak Peru’dan gelip Manaus’a gitmeyi planlıyorsanız, Peru’dan çıkış yaptıktan sonra direk Brezilyaya giriş yapın ama Kolombiya tarafındaki Leticia’da kalın. Hem daha ucuz, hem daha düzenli, hem daha temiz. Ama duyduğum Tabatinga’nın gece hayatı daha hızlıymış. Brezilya sonuçta  🙂 Leticia’da akşam 21.00-22.00 den sonra bir iki mekan dışında hiç birşey kalmıyor.
Ha bu bölgede ne yapılır derseniz, yine Iquitos’ta ki gibi turistik olmayan turistik turlara katılıp aynı şeyleri yapabilirsiniz. Yapay yerli ziyaretleri, hayvan izlemeleri. Ha bunun yanında Kambo ya da Ayahuaska gibi daha spirütuel şeyler yapma imkanıda var.

Amazonlarda köyden kente göç sorunu

Belki garip gelecek ama Amazonlarda da köyden kente göç sorunu yaşanıyor. Amazonun çocukları, farklı kabileleri, Iquitos gibi, Leticia gibi, Tabatinga gibi, Benjamin Konstant gibi daha büyük yerleşim yerlerinin yakınına taşınıp, modernizm denilen garabetle tanışmışlar. Alt yapı kurulmadan oluşan şehirlerde çevreye pislik ve çöp üretir hale gelmiş. Genelde turistik makyajlı merkezlerin biraz dışına adım attığınızda karşınız çıkacak sağlıksız yaşam şartları içinizi acıtıyor. Modernizim denilen belanın ilerleyişi dünyanın hemen heryerinde aynı anladığım kadarıyla.

El değmemiş kabileler bırakalım el değmemiş kalsın

Amazonların derinliklerinde modern dünyayla daha tanışmamış kabilelerde bulunmuş. Daha çok Brezilya tarafında Javari bölgesinin derinliklerinde yer alıyorlar. Internetten okuduğum kadarıyla Amazonların derinliklerinde 19 adet el değmemiş kabile tespit edilmiş. Ve bunlara ulaşmak zaten hükümet tarafından da sıkı kontrol altına alınmış. Ki oldu ki ulaşma şansı elde ettiniz. Yine de gitmeyin derim. Kaçak avcılar, kaçak odunculardan sonra bu kabileleri en çok tehdit şeylerden biri yabancıların getirdiği hastalıklarmış. Bir iki kabileyi yer yüzünden silinmenin eşiğine getirmiş. Onun yerine turistik olmayan turistik turlara katılıp, zaten şehir hayatıyla tanışmış kabilelerin şovlarını izlemek daha mantıklı gibi.

Neyse, biliyorum çok uzun oldu ama ne yapayım bu da Amazon arkadaş. Dünyanın en uzun nehirlerinden  :)) Elimi korkak alıştırmadım yani. Bu kadar yazıdan sonra alın size biraz fotoğraf. Telefonda 30 dan fazla foto yukleyemedigim icin anca bu kadar oldu. Daha sonra sadece foto albumu yaparim.
Ben de bir aksilik olmazsa yarın Manausa doğru yola çıkıyorum. 4-5 gün yokum. Kendinize iyi bakın sistemin dişlileri  :)))

Asım Güneş

 

YORUMLAR

WORDPRESS: 0