Son vapurun yolcuları.. Bab-ı Ali’de başlayıp Galata Köprü altı ve Karaköy Rıhtımı’ndan Kadıköy’e geçen şiir.. Bir Orhan Can şiiri..

Son vapurun yolcuları

Karaköy – Kadıköy son vapuru
kıç üstünde köpükleri seyrederdik.
Hani, herkesin yakamoz sandığı köpükler.
Yakamoz cahiliydi insanlar..
Oysa biz,
ellerde biralar şarkılar söylerdik..
Burak davudi sesiyle “Bekle bizi İstanbul” diye tuttururdu..
Halbuki İstanbul hiç beklemezdi bizi
İstanbul’un tam ortasındaydık çünkü.
O zamanlar bolluk zamanıydı
alkol ucuz
Karaköy kum gibi akşamcı kaynardı
öyle akşamcı deyip geçme
takım elbiseli, kravatlı..
Karaköy Kadıköy son vapurunun gece yolcuları..
Kimi yerel esnaf,
kimi memur takımı..
kiminin elinde evrak çantası
kravatlar da inceden..
Ha, bir de bizim gibi birkaç gazeteci tayfası
Kimisi iki duble bir yollukçu
kimisi iki tekçi…
Tek tekçi derdik biz onlara..
Amaa
kimisi de dört dubleci..
Anlayacağınız herkes canti
Biz kelleyi cemiyet lokalinde Hıdır’ın elinden yapmışız..
Son vapura yetişmek için koştur koştur Cağaloğlu Yokuşu’nu inmişiz.
Eminönü’de vapur seferi bitmiş…
İstikamet Galata Köprüsü.
İlk hedef
içmek değil, geçmek…
E vakit varsa
köprünün salaş meyhanelerinde arpa suyuna dadanırdık elbet…
Bütün salaşcılar tanırdı bizi…
köprü altı da köprü altıydı o zamanlar..
böyle afili değil…
Kötü bir amacımız yoktu.
Ulvi maksat, “cila” olsundu…
Burak şarkı söylerdi.
bense söylediğimi sanırdım.
Sesim kart müzik yeteneği sıfırdı..
Burak öyle değildi.
Zülfü’den girer Ahmet Kaya’dan çıkardı.
Ha bir de onun Grup Yorum dizeleri vardı…
Anlayacağınız türküler de baş tacımızdı..
Kafalar canti olunca elbet sanat müziği tabii…
Hepimizin bildiği “Yıldızların altındaydı”.
En fazla mısralarını bildiğim tek şarkıydı o.
Çamların altında değildik.
vapurun kıç güvertesindeydik.
Pervanenin çıkardığı beyaz köpükleri seyrederdik.
Aslında hepimizin bir güzel perisi vardı.
Kim bilir,
belki de o öperdi yanaklarımızdan..
Turgut bazen katılırdı bize.
O votkalı bira içerdi.
Fazla sıkışan oldu mu salardı nidasını beyaz köpüklere…
Rüzgar üstü saldın mı durum fena olurdu.
Burak’ın çok sevgilisi vardı.
Yakışıklıydı köftehor.
Kızlardan biri rast gelmezse Galata rahat geçilirdi.
Ama biri çıkarsa vapur kaçtı demekti.
İstikametin sonu Karaköy rıhtım olurdu tabii.
Zaten kafalar yedi sekiz..
Köprüyü sağ salim geçtik mi
vapura beş, bilemedin on dakka olurdu.
Rıhtımda bir bakkal vardı
yanımda da bir meyhane..
Öyle lüks filan değil.
Salaş.
İçi tek tekçi dolu.
On dakika deyip geçme.
O on dakkaya 2 arpa suyu cila sıkıştırırdık.
Bakkaldan da yeteri kadar yedek mühimmat
doğru vapurunun kıçına.
Son bir iki dakika eğlenceli olurdu.
tekini atan yüz metre finalisti olurdu…
Kaptan bilirdi durumu.
İyi adamdı.
bırakmazdı kimseyi iskelede.
Son vapurun içi kalite kokardı.
Takım elbiseli, kravatlı, çantalı abiler, amcalar
ve birkaç da bizim gibiler…
Hüzünlü bir ortam olmazdı.
grup gurup sohbetler, şarkı söyleyenler..
Bizim yerimiz belliydi.
Arka güvertenin kıç üstü..
Orası vapurun deniz üstü balkonuydu…
Üst güvertenin kıç tarafında değil.
İlle de alt arka güvertenin kıç tarafında.
Nedense.
vapura bindiğimizde önce üst güverteye çıkar,
oradan arka güvertenin altına inerdik.
Neden bunu yapardık, hala bilmiyorum.
Oysa tuvaletler de oradaydı.
Mis gibi iyot kokusu motor gürültüsü ile yayılırken,
o koku da araya girerdi.
Kimse rahatsız olmazdı.
Şarkılar türküler
Sanki sabah işe erkenden gelecekler biz değilmişiz gibi…
Vapurun nöbetçi kaptanı iyi adamdı.
her zaman elbet o olmazdı.
Ama kaptan o olunca Kadıköy’e yanaşmak
yirmi, yirmibeş dakikalık bir şeydi.
Şimdilerde Kadıköy – Beşiktaş İskelesi o zamanlar Kadıköy – Karaköy İskelesiydi.
Yeni İskele henüz yapılmamıştı.
Vapur iskele önüne gelmeden herkes ayağa kalkardı.
onbeş derece yatardı vapur…
Kimse endişe etmezdi.
Kaptan hoş adamdı.
İlk babaya halat atılırdı.
Vira bismallah bir iki
ileri tornistan filan derken
Vapur iskeleden daha da açılırdı.
Kaptan, köşkünden aşağıya beline kadar sarkar
“O baba değilll olmmm, bu baba” derdi..
kafa yedi sekiz olmasa da üç beş civarında olurdu.
Hatta biraz daha sarksa
anason kokusunu hissedeceğimizi sanırdık.
Neyse
palamar çözülür işaret edilen babaya sarılırdı.
Bir daha manevralar filan..
Yok, olmazdı.
Vapur yine, iskelenin başka bir yerine giderdi.
Kaptan yine köşkünden aşağıya beline kadar sarkardı.
“O baba değilll olummm, bu baba…” derdi.
Hoop,
palamar işaret edilen babaya taşınırdı.
Yallah bir daha aynı şeyler.
Geçerdi yirmi dakika…
Son vapurun yolcuları şikayet etmezdi.
Hiç ettiklerini görmedim.
Sonunda yanaştırırdı vapurunu ama iskeleye…
Bir alkış, bir kıyamet…
Onbeş derece yan yatmış vapurun yolcuları inerdi.
“En büyük kaptan bizim kaptan” sesleri yükselirdi Kadıköy Rıhtımında..
Kaptan iki eliyle selamlardı herkesi..
O güzel insanlar şimdi nerelerdedir kim bilir?
Bir gün aşağıya düşecek diye korktuğumuz kaptan şimdi ne yapar acaba?
Düşmeden emekli oldu sonunda.
Ama yaşıyor mudur…
hayat ne yaptı ona,
nereye savurdu acaba…
Sen ne güzel bir Kaptandın arkadaş..
Sen ne güzel bir insandın…
Kadıköy’de yolculuk bitmezdi hemen öyle.
Burak tutturdu “Yürek yiyelim” diye..
E yiyelim derdim, zaten yüreğimiz yanmış, biraz da yürek yiyelim.
O yıllarda da gece,
Kadıköy’de başka bir hayat olurdu.
Köftecisi, pilavcısı, yürekçisi, çiğ köftecisi..
Ya çiğ köfte yer ya da yürek kızarttırırdık.
Genellikle yürek olurdu.
Sonra eve giderdik.
Annem beni beklerdi.
Babam uyumamış beni gözlerdi.
Kızardı bana.
Şimdi annem babam öleli yıllar oldu
Avucumuzun içinden kayıp gitti o yıllar..
Oysa daha
dün gibi her şey…

Orhan Can
14 Eylül 2018
Kadıköy – Yakacık – Uğur Mumcu

 

Dümen suyu – Karaköy – Kadıköy vapuru

Dümen suyu – Orhan Can
Dümen suyu – Karaköy – Kadıköy vapuru
Dümen suyu – Karaköy – Kadıköy vapuru
Dümen suyu – Karaköy – Kadıköy vapuru

Orhan gülüyor

 

Bunları da beğenebilirsin