İşte Erol Simavi’nın dönemin Başbakan’ı Özal’a yazdığı ve sürmanşetten yayınladığı o mektubun tam metni.. (Şimdi sıkıysa yazsınlar bakalım..)

 İşte rahmetli Erol Simavi’nın Özal’a yazdığı o mektup:

Sayın Başbakan

Zat-ı alinizi ve politikanızı, gazetemde gün oldu eleştirdik, gün oldu alkışladık. Ama, şahsınıza olan yakınlığımızı, hep koruduk. Bu duygumuzu, karşı karşıya geldiğimiz zamanlarda, sanırım siz de hissetmişsinizdir. Sevdiğimiz, beğendiğimiz, umut bağladığımız kişiydiniz. Çizdiğiniz hedefler ve uygulamayı vaat ettiğiniz politika, bizlere de sıcak gelmişti. Şimdi, bugünlerden o günlere uzanıp bakıyorum. İtiraf edeyim, sizi artık tanıyamıyorum.Hele şu sıra.. Başımı ellerimin arasına alıp sebebini düşündüğüm çok oldu.
Ama bulamadım, bulamadım, bulamadım. Sonra, dündü. Beynimde bir kıvılcım çaktı. “Acaba mı?.” dedim. Ve, oturup bu satırları yazdım. Bir akrabam var. Türkiye’nin sayılı zenginlerinden. Kalbinden rahatsızdı. Yıllar önce Houston’da “by-pass” geçirdi. Belki bu konuda bizim duayenlerdendir.

Döndüğünde turp gibiydi. Kendisinden çok genç olan bizleri, öteki diyara uğurlayacak kadar da sağlıklı. Bir gün, hep koruduğumuz karşılıklı sevgi-saygı ilişkisi, incir çekirdeği doldurmaz bir olay yüzünden bozuluverdi. Hiç yoktan, aramızda tartışma çıktı. Baktım, tanınmaz halde.
O efendi adam gitmiş, yerine bir mahalle kabadayısı gelmiş. Tükürük ve sövgü saçan ağzını, külhanbeyi tavırlarını, şimdi bile utancın ısısı yüzüme vurarak hatırlarım. Onun da sebebini, ertesi gün, bir sonraki gün, çok düşündüm. Yine bulamadım. Bir akrabam daha vardı. Teyzezadem. Büyük hekim, iyi insan rahmetli Profesör Cihat Abaoğlu. Olayın şoku hâlâ üzerimde ona sordum. Güldü. “Sen de gül” dedi ve anlattı:

“By-Pass ameliyatında, bir ara kalp durdurulur ya. O sıra, beyine 15-20 saniyelik bir oksijen akımı kesintisi olur ya. İşte ondandır. Herkeste, değişik izler bırakır.” “Ama, işini mükemmel götürüyor. Vereceğini akıllıca dengeleyip, alacağına şahin gibi saldırıyor” diyecek oldum. Yine güldü, yine anlattı: “Sayıların merkezi beyinciktir. Ona bir şey olmaz”.. Bir büyük işadamının oğlu var. O da by-pass’lı. İşinde iyi. Eskiden kırıcıydı. Şimdi duyuyorum, katmerlenmiş. Hayli zayıf olan insan ilişkileri, neredeyse sıfır noktasına inmiş.
Düşündükçe; başka by-pass’lı aşina yüzler aklıma geldi. Ameliyatın etkisi, onların başka taraflarına vurmuştu. Mesela biri, kırk yıllık hanımefendi eşini defterden silmiş, torunu yaşındakileri kovalamaya başlamıştı. Yakın bir akrabam var. Şimdi seksenine hayli yakın. Dört, beş yıl önce, o da aynı dertten neşter altına yattı. Bakıyorum, akşamüstü olmuyor mu, genç kız kafeteryalarının baş müşterisi.
Ben 58 yaşındayım. Bir mütaahhit tanırım. En az sekiz, dokuz yaş büyüğümdür. Onun da kalp damarları revizyonlu. Bir ara, her gördüğümde “Bugün yine, beş hatunla beraberdim” derdi. Sonra- sonra, yorgunluk belirtileri göstermeye başladı. Şimdilerde, günde üç kadından söz ediyor!.

Sayın Başbakanım

Yine “aynı kalp yolundan” geçmiş bir ünlü zenginimizi hatırlayın. Onun dünden, bugüne girdiği kılıkları, kendisine yakıştırdığı tavırları, birlikte çalıştığınız ya da çalışmadığınız zamanlarda, siz kendisine kondurabilir miydiniz?. Bunlar; iki soluk arasında hatırlayabildiğim örnekler. Ama, tesbih taneleri gibi, art arda sıralanmış gerçekler. Hep görmemezlikten gelinen, hep de örtbas edilmek istenen bir olguyu doğruluyor. “By-pass” dedikleri cerrahi işlemin, kişilik üzerinde mutlaka bir iz bıraktığı. Ama şöyle, ama böyle. Ama şuraya, ama buraya.

Sayın Başbakanım

Gelelim yine şahsınıza. Sizde uyandırdığı etkiyi, iki kelimeyle özetleyebilirim: “Basından nefret’’. Sağlık seferinizden dönüş gününden beri, bizleri köşeye sıkıştırma çırpınışı içindesiniz. El hak başarıyorsunuz da. Yetinmiyorsunuz, daha-daha-daha, sıkıştırmayı düşlüyorsunuz. Siz şu by-pass gerçeğini yaşıyorsunuz. Ama, bir başka gerçeği unutuyorsunuz. Dev bir çomar olup mini-mini bir tekirin üzerine hamle etseniz bile, onun can havliyle atılıp yüzünüzü, gözünüzü tırmalayacağını. Elbette ki ne siz o yaratıksınız, ne de bizler öteki. Ama, üzerine basa-basa söylüyorum: Bizler hancıyız. Sizler öyle de, böyle de, yolcu. Bazı akşamlar, televizyonumun penceresinden, sizinle yüz yüze geliyorum. “Basınla konuşma” yapacağınız gün bakıyorum da, sizi o tartıştığım yakın akrabama benzetiyorum. Avaz avaz haykırıyorsunuz. Kelimeleri, dudaklarınızdan hem püskürtüyor, hem de adeta çevreye saçıyorsunuz. “Basın yalan yazıyor.” Sonra daha “Asparagas’lar. Uydurmuşlar. İşletmişler.” Bunlar, zat-ı alinizin bizlere attığınız taşlar. Kulaklarımızı hep bu tek taşlarınızla çınlatıyorsunuz. Ben de işte asıl o zaman, isyan ediyorum.

Hayır Sayın Başbakanım!. Basın, yalan yazmıyor. Türkiye’de de yazmıyor, dünyada da yazmıyor. Arada gözden kaçıyor, ya da sizin kurduğunuz türde, bilgi vermemeyi bayrak edinmiş iktidarlar çıkıyor. Kovalanan haber için danışsanız da, ağzını sanki kilitliyor. O zaman gazeteci ne yapsın?. Hataya düşüyor. Masa başında haber üreten, hiç mi gazete türü yoktur?. Elbette vardır. Dünya haritasını açın, gözünüzü kapayıp parmağınızı gelişi güzel bir noktaya basın. Orada da vardır, burada da olabilir. Ama onlar, bulvar tipi gazetelerdir. “Hayali haber” üretirler. Nasıl derseniz, tıpkı sizin “hayali ihracatınız” gibi. Ben Hürriyet’te 40 yıldır sorumluluk taşıyorum. Meslek kıdemime gelince, o azıcık eskidir: 44-45 yıl. Şimdi bu sütunda, şerefimi de ortaya koyarak ve yazdığım satırların da altını çizerek söylüyorum: Bizlerin arasında, bırakınız yalan haberi, yanlış habere bile tahammül gösterecek meslektaşım yoktur.

Sayın Başbakanım.

Kabul ediyorum. “Devr-i Şahaneniz”de basın sevilmiyor. Gazetelerimizin kamuoyunda, cana yakın bir görüntü taşıdıklarını da sanmıyorum. Sizin de olayı, içinizin yağları eriyerek körükleyişinize, her gün tanık oluyorum. Oysa baş-başa konuşup fikir alışverişinde bulunduğumuz günler, az değildir. Yanımda çoğu zaman, Genel Koordinatörümüz Çetin Emeç de hazır bulunmuştur. Nice sırrınızı bize açmıştınız. Hepsini, kutsal bir gizlilik içinde korumaya ikimizin de özen gösterdiğini, herhalde teslim edersiniz. Ama, hep titizlendiğimiz bu kuralı, şimdi ben bozmak istiyorum. Hatırlarsınız Davos’ta idik. Sizden, başını dertte gördüğüm bir meslek mensubumuz için, ricacı olmuştum. Ödeme sorunları vardı. Makul bir erteleme, ona soluk aldırabilecekti. Aracılık görevimi yerine getirirken, bir noktayı ayrıca belirtmiştim. “Ben, arkadaşımdan çok, bini aşkın çalışanını düşünüyorum. O, evini, arsasını, olmadı tesisini satar, kendisini kurtarır. Ya ötekiler?. Onlar sokakta kalır. Beni asıl kaygılandıran, çalışanlardır.

”Hafiften bir yan tebessümle bileceksiniz, ne demiştiniz?. “Valla Erol Bey bugün iki buçuk milyon işsiz var. Piyasadan bin küsur gazeteci çekilmiş, hiç de fena olmaz.” Bu sözlerinizi herhalde hatırlarsınız da, benim de karşınızda ağzımın açık kaldığını, acaba hatırlayabilir misiniz? Donmuştum. Onca umudum, biraz da o gün, umutsuzluk çukurlarına gömülecekti. Sonra-sonra, düşünüp kurdukça çıktı. Bu ne kişiliksiz düzendir ki, parmağınızın bir işaretiyle, pazar günü olmasına rağmen savcılar çalışır, gazete toplatır. Bu ne onurdan yoksun devlet kuruluşlarıdır ki, yine bir göz kırpmanızla kâğıdımıza katmerli zammı bindirir. Yine pazar olmasına ve saatlerin akşam karanlığında hayli yol almasına rağmen.

Evet Sayın Başbakanım. Gelelim, netice-i kelama. Montesquieu “Kuvvetler Ayrılığı” sistemini getirirken, üçlü bir düzen düşünmüştü. Yasama, Yürütme, Yargı. Zat-ı devletiniz, bu ilkeyi tekliye dönüştürdünüz. Şimdi varsa da, yoksa da “Özal”. Anayasa’yı bile ama bir kez, ama on kez, ihlal etmekte beis görmeyen, siz değil misiniz ?. Bilirsiniz Devlet organları arasında yer almasa da, azıcık fantezi, aslında bir gerçeğin ifadesi olarak “ Basını da “Kuvvetler” arasına katarlar. Ona da bir numara yakıştırırlar. “Dördüncü kuvvet!”. Ben de şimdi sizin ilhamınızla, yeni bir “Kuvvetler ayrılığı” ilkesi getiriyorum. Demokrasiye ve demokratik düzenin kutsallığına olan sarsılmaz inancımın da ışığında, Benim kuvvetler ayrılığı kitabım, Türkiye’de birinci kuvvet faslına, bilir misiniz ne yazar? Basın. Ya ikinci? Buyurun, kalemimi zat-ı aliniz teslim alın. Aklınızdan ve gönlünüzden ne geçiyorsa, varın oracığa onu yazın.

Saygılarımla.

Erol Simavi

Neden böyle bir mektup yazıldı onu  bilmek için tıklayın..

 

 

 

 

 

Bunları da beğenebilirsin