Güle güle Taki abi! Dönemin HaberTürk Ankara Temsilici Yardımcısı Yusuf Özkan yazdı

Güle güle Taki abi!

Hayatımın en sıkıntılı günlerinden birinde, kimsenin arayıp sormadığı günlerde çalmıştı telefon;

“Yusufcum, Taki ben. İstanbul’daymışsın. Yalçın abi (Bayer) söyledi. Gazete Habertürk’ü çıkarıyoruz. Seni de aramızda görmek istiyoruz. Ben akşam arabayla Ankara’ya dönüyorum. Çantanı hazırla, geçerken seni de alayım…”

Hiç unutmadım o günü. Eskiden bizim meslek için söylenen “Bab-ı Ali puşt tarlasıdır” sözünün ne anlama geldiğini ilk kez kavradığım dönemdi.

2001 yılında Star TV’deydim. Uğur Dündar istifasını vermişti. Ekip arkadaşlarımın, “sen istifa etme, tazminatın yanmasın” telkini ile kaldım. Eski patronum Ali Kırca ve ekibi görevi devralır almaz beklediğim gibi Ayşenur Arslan tarafından işime son verildi.

Uğur bey, “Bekleyin, tatilden sonra hep birlikte bir yere başlarız” dedi. Bekledik. Gelen iş tekliflerini geri çevirdim. Ama tatil sonrası iş olmadı ve ekip dağıldı. Nedenini sonra öğrendiğim gizli bir el, iş tekliflerini sürekli engelliyordu.

Vatan, Sabah başta olmak üzere bir çok yerden savunma muhabirliği için iş teklifi geliyor, anlaşıyoruz, “hemen başla çok ihtiyacımız var” deniyor. Ertesi gün işe gidiyorum, “Ya kusura bakma bir engel çıktı, biraz bekle” deyip geri gönderiliyorum.

Yaklaşık 1 yıl, ev kiramı ve masraflarımı çıkaracak kadar bir gelirle, evde kendi kendimi yiyerek geçirdim. Arayıp soranların sayısı epey azalmıştı. Taki Doğan işte o günlerde aradı.

Ankara’ya geldik. Sevgili dostum Onur’un evine gittim. Artık Habertürk Ankara’da haber müdürü ve savunma muhabiriydim.

Yeni bir ekiple yepyeni bir heyecan başlamıştı. Yıllarca sahada birlikte muhabirlik yaptığım Taki abiyle ilk kez aynı işyerinde çalışacaktık. İstanbul’da da gazete ve televizyonun direksiyonunda dünya iyisi iki güzel insan vardı; Reha Mağden ve Orhan Can…

Bir süre sonra Baba Reis (Orhan Can) ve Taki abinin isteğiyle Ankara Temsilci Yardımcısı oldum.

Dikmen Vadisi Teras Evler’deki ofiste her iş gününün sonunda Taki abinin odasında “Jim Beam muhabbeti” başlardı. Günün kritiğini yapıp, dilimiz hafif peltekleşmeye başladığında, Taki abi aniden fırlar, “Hadi gidiyoruz” derdi.

Gece yarılarına kadar süren yemek ve bar gezmesi başlardı. Bir sevgili Yalçın abinin (Bayer) bir de Taki abinin enerjisine ayak uydurmak için epey çaba sarfetmişliğim vardır.

Haftada bir de, telefonları kapatıp, annesinin Yukarı Ayrancı’daki evine giderdik. Yalnız yaşardı annesi. Taki abi, “geliyoruz” diye aradıktan sonra o canım Maraş yemekleri, mezeleriyle donatırdı masayı. Oğlunun, eski günlerdeki gibi yanında olmasının verdiği mutlulukla, bütün maharetini yansıtırdı masaya.

Anne gözetiminde rakımızı içer, gazete ve televizyonun geleceğinden söz eder, dertleşirdik. Abi – kardeş içtenliği ile yüreğini açardı.

Bazen Ankara’ya gelişinde o keyifli akşam yemeklerine ve sohbete, tanımaktan, dostluğundan her zaman onur duyduğum canım Duygu Asena da katılırdı.

Ya da Taki abinin o dev Mercedes’i biz İstanbul’a gider, Ufuk Güldemir’in ev partilerine katılırdık. 

Türkiye’den ayrılmadan önceki son patronumdu Taki abi. Ama o patrondan çok, her zaman heyecanlı bir muhabir olarak kaldı. Kıvrak düşünen, habere daima farklı bakan biriydi.

Zamansız biçimde aramızdan ayrıldı. Ölümü konduramadığım insanlardan biriydi.
Çok üzgünüm.
Güle güle Taki abi, nurlar içinde uyu!

Yusuf Özkan

Bunları da beğenebilirsin