Eski tip kitaplık bir çekyatın hatırlattığı ölümden dönüş.. Röportaj için gittiği tuzak evde öldürülecekti. Kendisini ve kameramanını nasıl sağ çıkarttı. Burak Ersemiz’den iletişim okullarında ders olarak okutulması gereken bir habercilik anısı

ESKİ TİP KİTAPLIKLI BİR ÇEK YATIN HATIRLATTIĞI ÖLÜMDEN DÖNÜŞ. BİR GAZETECİ ANISI.

Zaman zaman ikinci el eşya ve antika satan internet sitelerini ve mağazalarını dolaşır kimi zaman birşeyler alırım. Belkide bir alışkanlık bu.
Bugün sabah saatlerinde Metrobüs ile işe gelirken telefonumdan yine böyle bir ikinci el sitesine bakarken fotoğrafta eski tip kitaplıklı çekyatın fotoğrafını görünce beynimde bir şimşek çaktı.
Böyle bir çekyatın önünde yıllar önce öldürülmüş olma ihimalimin hatıraları geldi aklıma ve başladım yazmaya.
Buyrun iyi okumalar..

2 EYLÜL 1998 SAAT 14.15 İSTANBUL KARTAL

1998 yılında Yeraltı dünyasının ünlü bir isminin eski sağ kolu İstanbul’da silahlı saldırı sonucu öldürüldü.
Olayın ardından o dönem çalıştığım Kanal D olmak üzere maktulü yer altının ünlü ismini öldürttüğüne dair birçok haber çıktı. Katil zanlısı olarak yine Baba’nın adamlarından M. gösterildi.
O yılların en ilginç cinayetlerindendi.
Ölen de öldürdüğü iddia edilen de aynı Baba’nın adamlarıydı.
İnternet arşivlerinde ki haber kupürlerinden okuyacağınız üzere her iki tarafında adli sicil ve polis kayıtları bir hayli kalabalıktı.

2 EYLÜL 1998 SAAT 19.30 KANAL D BİNASI MECİDİYEKÖY

Kanal D’nin Ortaklar Caddesi üzerinde bulunan binasında
masamda otururken ileride başka bir masada bulunan telefonun ısrarla çalması üzerine kalkıp telefonu açtım. O vakitler de öyle internet ten kes kopyala yapıştır haberciliği olmadığı için çalan telefonlar çok önemliydi. Düşünün ki Susurluk kazasında ölenlerin kimliği bile gazeteci Aydın Baylan’a telefon ihbarı ile gelmiş, Baylan’da daha kazanın olduğu gece rakiplerinden 50-0 öne geçmişti. 
Neyse her zaman olduğu gibi anıdan anılara geçiş yaptım. Özür dileyerek esas konu ile devam ediyorum. Telefonun diğer ucunda ki ses ısrarla Haber Müdürü Tuncay Özkan’ı istiyordu. Oldukça sert konuşan kişiyi “ağabey benimle konuşabilirsin” diye ikna ettikten sonra biraz sohbet ettik. Kartal’da ki olayda tetiği kendisinin çektiğini ama yaptığımız haberlerde Ağabeyini hedef gösterdiğimizi belirterek şunları söyledi.

“Ben M. Kartalda ki olayda şahsı ben indirdim. Ağabeyim hakkında ileri geri konuştuğu için ben öldürdüm. Kimse Ağabeyime yanlış yapamaz” dedi. Adının M. olduğunu söyleyen kişi “gelin gerçekleri anlatayım benimle röportaj yapın” dediğinde o yıllarda ki gazetecilik refleksi ile hemen kabul ettim. Ve karşıdan “21.00 İzmir uçağına bin havalimanın da inince kırmızı bir şahin seni karşılayacak. Kameraman ile birlikte elinde Kanal D mikrofonu tut. Arkadaşlar seni tanıyacak” dedi.

Hemen Tuncay Özkan’a durumu ilettim. Bana dönemin Organize Şube Müdürü ile irtibata geçip polis ile birlikte gitmemi söyledi. Bende işi kaçırmamak için kabul etmiş gözüksem de etik olarak doğru gelmediği için polisi aramadım. Kameraman arkadaşım Ufuk Uğur ile birlikte şirkettin çıktık ve havalimanına doğru gitmeye başladık. Bu sırada haber merkezinin meleği rahmetli Nurten Caviç uçak biletlerimizi almıştı ama ben gidiş yeri olarak Ankara istemiştim. Havalimanına vardığımda Organize şube tarafından takip edildiğim hissiyatı ile son dakikaya kadar bekleyip biletlerimizi İzmir’e çevirdim ve farkı cebimden nakit olarak ödedim ve kalkmak üzere olan 21.00 İzmir uçağına Ufuk Uğur ile birlikte bindik. Ufuk dışında kimse İzmir’e uçtuğumuzu bilmiyordu.
Ve uçak piste tekerlek koyduğunda artık geri dönüş yoktu.

2 EYLÜL 1998 SAAT 22.30 İZMİR ADNAN MENDERES HAVALİMANI

İzmir Adnan Menderes Havalimanı için sıradan bir gündü ancak kafam karışıktı. Güzel bir habere imza atabileceğim gibi dönüşte kargoda Busines class yolculuk ederek geri dönme ihtimalimizin yüksek olduğunu hissedebiliyordum.

Gelen yolcu bölümünde beklerken arka camında frene basıldığında mor ışıklar yanan doğan görünümlü bir Şahin bize doğur yaklaştı ve kırmızı gözleri ile bakan camdan uzanan kolundan önce tespihini gördüğüm bir kişi adımı sorup öğrendikten sora tek bir şey söyledi “binin arabaya”
İzmir’i çok bilmesem de gideceğimiz adresin neresi olduğunu anlamayalım diye bayağı yol kat ettik. En son kafalarımızı bacak aramıza eğdirdikten sonra 10 dakika kadar daha gidip yolu bozuk ve Roman vatandaşların ezgilerinin geldiği bir sokak ta durduk. Yüzümüzü açmadan bir gecekonduya sokulduk. İçeride ki manzarayı o zamanda bu zamana kadar da hiçbir racon filminde görmüş değilim.

Gecekondunun büyük odasında eski tip kütüphaneli çek yatın tam ortasında birçok cinayet ve yaralamadan kaydı bulunan M. oturuyordu. Bira şişeleri kitapların olması gereken yerlerde yan yatık ve boş duruyordu.
Boyum 1.90’dı fakat M’yi görebilmek için eğilmem gerekti.
Bunun nedeni saatler boyu içilen esrar nedeniyle camları sıkı sıkı perdelerle kapalı odada dumanın ancak 1.70’lik bir insana görüş sağlayabilmesiydi.
Oda da ve diğer odalarda cenazeye bakar gibi bize bakan en az 15 kişi vardı.
Dikkatlice baktığımda yerler boş bira şişeleri ve zıvanalı izmaritlerle doluydu.
Bir büyük tüp üzerine konuymuş ve eğrelti duran televizyonda Kanal D açıktı ama sesi kısıktı.

M’ye baktığımda üstü çıplaktı ve geçmiş zamanlarda jiletle kesilmiş vücut yaraları ile doluydu.
Bir an aklıma jiletle kendini kesen şahısların vücutları acımasın diye jileti vücut ısısına gelsin diye bir süre cüzdanlarında taşıdıkları aklıma geldi. Netice de soğuk jilet can acıtır.
Daha sonra ki muhabbetimizde bunu ona da anlatıp çok genç yaşta sol koluma attığım birkaç jilet yarasını da göstermiştim.
M’nin önünde ki orta masada iki adet 14’lü duruyordu ve birisinin horozu kalkık durumdaydı.
Ağzında mermi olması muhtemeldi.
Ve ortam yüzlerce defa gördüğüm tipik bir cinayet mahalliydi.
Bekli de birkaç saat sonra Hürriyet ve Kanal D İzmir büroları dahil bir çok gazeteci yerde yatan cansız bedenlerimizin görüntüsünü çekeceklerdi.
Savcılık kaleminin daktilo sesleri ve telsiz vızıltıları arasında çalışırken ortamın halinden ilk bakışta uyuşturucu alemi cinayeti gibi görünecekti olay.
Sonun başlangıcı bu metruk gecekondu da mı olacaktı. Oysa daha yaşamamız lazımdı.
Ve bu ölümcül düşünce fırtınası beni eski yıllara götürmüştü.

9 KASIM 1989 SAAT 09.45 FATİH AKSARAY

1989 yılında mafya babası Cemal Sincar tarafından hakkında ki bir haber nedeni ile bürosuna çağrılan gazeteci ağabeyim Sami Başaran ve Ahmet Altınkaya’nın vurulmalarından önce en son hissettiklerini sanırım artık anlayabiliyordum.
Sami Ağabey’in kurşunlanan bedeninin fotoğraflarını da ben çekmiştim olay günü .
Üstelik bir gece önce yani öldürülmeden saatler önce sabaha kadar Gazeteciler Cemiyeti’nde birlikteydik.

En son Orhan Can ile annesinin evine Çapa’ya bırakmıştık ve ben 8 saat sonra Sami Başaran’ın cesedinin karşısında fotoğraf çekiyordum.
Bu olayın ardından çok sayıda kurşun yemesine rağmen olaydan ağır yaralı kurtulan ve aylarca hastanede yatan arkadaşım gazi gazeteci Ahmet Altınkaya’nın şu ifadesi hep aklıma geldi;

“Sami ağabey bir şeyler olacağını anlamıştı.
Büroya girip Cemal Sincar’ın sürekli terlediğini ve aşırı gergin olduğunu gördüğünde Sincar’a ‘Ahmet gececi arkadaşımız geceden çıktı çok yorgun fotoğrafları çeksin gitsin uyusun.
Biz haberi nasıl düzeltiriz sonra konuşuruz’ dedi.
Sincar’da kabul edince bana iki üç kare çek hemen git dediğinde sanırım olacakları hessetmiş benim hayatımı kurtarmaya çalışıyordu.
Ama ben deklanşöre bastığımda kurşunlar havada uçuşmaya başlamıştı”

2 EYLÜL 1998 SAAT 23.00 İZMİR BASMAHANE YAKINLARI

Tam 9 yıl sonra Sami ağabey ile tekrar beraber olma ihtimalimin yüksek olacağını hissederek Sami ağabeyin kardeşi olarak “bir ölü yeter” diyerek tanışma faslından sonra M’ye bir ricada bulundum;

“Ağabey Ufuk kardeşimiz İzmir’li yıllardır annesini babasını görmedi. Kamerayı kursun gitsin.
Ben çekimi yaparım. Ufuk’ta gitsin annesinin babasının elini öpsün bir dualarını alsın. “

M’den onay aldıktan sonra Ufuk kamerayı kurup gitti.
Sonradan öğrendiğime göre yine belli bir süre arabada ayaklarına bakarak gitmiş sonra Basmane ’de bir sokakta bırakmışlar Ufuk’u..

Sonra bir sessizlik oldu düşüncelere daldım. Vurulunca ne olacaktı.
Kim bilir bekli de Sami ağabey gibi koltukta kendi sağıma doğrumu düşecektim. Ya da Kâmil Başaran gibi üçlü kanepeye devrilip ağır yaralı olarak kaldırıldığım hastanede 30 kilo kalana kadar direnip son nefesi aylar sonra verecektim.
Ya da Çetin Emeç ve Sinan Ercan gibi vücudum delik deşik olacaktı. Olay yerinde can verecektim.
Acaba savcı erken geliri miydi olay yerine polis gelmeden önce gazeteci gelir miydi. Bütün bu olaylar ve izlediğim olay mahalleri sürekli aklımdaydı.

Ufuk ayrıldıktan sonra çekyatın karşısında bulunan ikili kanepeye oturdum.
Oturduktan sonra elimi belime atarak taşıma ruhsatlı 7.65 çapında ki silahımı bel kılıfından çıkartıp odadakilerin ve en başta M’nin ve adamlarının şaşkın bakışları altında orta masada duran diğer iki silahın yanına tetik mekanizması M’ye namlusu ise bana doğru bir şekilde koydum.

Tarih sanki tekerrür ediyordu. Silahım bana rahmetli Orhan Olcay tarafından hediye edilmişti.
Orhan Olcay Sami Başaran öldürüldüğünde gazete gazetesinin de Genel Yayın Yönetmeniydi.
Silah ona Çetin Emeç, Kamil Başaran ve Sami Başaran öldürüldükten sonra patron Erol Simavi tarafından hediye edilmişti.

Ve o silah şimdi bendeydi ve ölüme beş kala olası katilimin yani Tuncay Özkan’a ve çıkan haberlere kızgın gayrimeşrunun öldürmekten başka çözüm bilmeyen bir delikanlısının önündeydi.
Ve ellerimle ben koymuştum. Silahı masaya koymadan önce şarjörü çıkartıp sonra yere doğru doldur boşalt yapıp ağızda mermi olmadığını göstermiş ve şöyle demiştim;

“Ağabey senin gibi bir delikanlının silahları masada dururken benim belde silah ile karşında olmam bana yakışmaz”

Bu söz üzerine tam o sırada bana yaklaşmakta olan adamlarını ince bin ıslık sesiyle durdurmuştu M. Sonra bana sordu “sen ne ayaksın oğlum”

Ardından dönemin yeraltı dünyasının isimleri ile olan tanışıklıklarımı anlattım.
Bunda amaç, hem gayri meşru hayatı çok erken yaşlarda tanıdığımı hem de polis- adliye muhabirliğim sırasında yer altı dünyasında birçok delikanlı ile tanıştığımı hissettirmekti.

Olası katilime, Ağabeyini 1988’de cezaevinde açık görüş izlerken gazeteci kimliğimle tanıştığımı. Tanıştığımda Ağabeyinin Cezaevi Müdürü’nün makamında ayaklarını masaya uzatmış bir halde tuza basarak katı yumurta yediğini ve müdürün de ayakta hazır olda beklediğini anlatıp biraz daha güven sağlamak istemiştim.

İnci Baba’yı, Nihat Akgün’ü, Kürt İdris’i, Enis Karaduman’ı, Dündar Kılıç’ı, Hasan Heybetli’yi ve diğerleriyle bazı anılarımı kısaca anlatmış ve sonra evet abi başlayalım mı kayda demiştim.

O gece sabaha kadar 30’luk tabir edilen beta cam kasetlerden 6 tane doldurdum. M. hem kendi hayatını hem Ağabeyi ile olan ilişkisini Türkiye adına yurt dışında yapılan derin eylemlerden ve ağabeyinin kahramanlıklarından bahsetti.
Hem bira içiyorduk hem de duman altı olmuştum.
Artık rahatlamam lazımdı tehlikeyi atlatmış olmalıydım ama geçmişte ki tecrübelerimden her an her şeyin olabileceğini benim ona ters gelen bir bakışımdan ya da kullandığım bir kelimeye takılarak öldürülebileceğimi biliyordum. Ayakta kalmalıydım ama ağırlık çöküyordu.

Sabah olduğunu açık bırakılan kapıdan odaya giren beyaz bir köpeğin yekem artıklarını karıştırmasıyla anladım. Kasetler yanımdaydı. Teçhizat yanımdaydı. Ancak M. ve adamları sırra kadem basmıştı.
Gecekondudan çıktığımda bulunduğum yerin İzmir genelevinin arka sokaklarındaki Roman mahallesinde terk edilmiş bir gecekondu olduğunu anladım.
Taksiye bindim Ufuk Uğur’u buldum. Ve kısa yoldan İstanbul’a döndük. Kasetleri Tuncay Özkan’a teslim ettim ancak haber yapılmadı.
Bir teşekkür bile almadım. Polise niye haber vermediğim sorgulandı. Etik olarak veremezdim.
Ya göndermeyeceklerdi ya da böyle olurdu…

Bu olayın hemen ardından Arnavutluk çatışmaları başladı aylarca savaştaydım. Sonra kasetlerin izini bıraktım…

HAZİRAN 2009 YER BOLU F TİPİ CEZAEVİ

Çok eski ve değerli bir arkadaşım bir kişiyi silahla yaralamaktan dolayı hakkında ki 5 yıllık hükmün son iki senesini F Tipi Cezaevinde çekerken ben o yıllarda Show Haber muhabiri olarak görev yapıyorum.
Koğuşta ki televizyonda Show Haber açık benim bir haberim giriyor.

Arkadaşım koğuşa seslenerek “bir susun arkadaşlar kardeşimin haberi bu izliyorum” diyor.

Ardından haber bitiminde aynı cezaevinde cezasını çeken M. Yanına gelerek “ben bu arkadaşını öldürüyordum az daha” diyor ve ekliyor.

“Kanal D’de Ağabeyim ile ilgili abuk sabuk haberler çıkıyordu.
Benim işlediğim bir cinayeti ağabeyimin üzerine yazıyorlardı.
Bunun üzerine Kanal D’yi aradım ve bu kardeşi İzmir’e davet ettim.
Amacım Tuncay Özkan’ın bir adamını öldürmekti.
Ama çocuk önce olay kokladı sonra gönlümü aldı ve kameramanı kurtardı.
Sonra bir hareket daha yaptı işte orada affettim.
Yoksa en azından bacağından vuracaktım.
Belinde silah varmış delikanlı gibi çıkardı önüme bıraktı.
İşte o vakit hayatını affettim”

Ve ben bu muhabbeti arkadaşımın tahliyesinden çok sonra 2012 yılında tesadüfen öğrenecektim.
Cezaevi raconuna aykırı olsa da bana anlatmıştı.
Demek ki Ahmet Altınkaya’nın anlattıkları yaşadıkları onun tecrübesi işe yaramıştı.
Belki de Sami Ağabeyin ölümü benim yıllar sonra hayatımı kurtarmıştı.

8 TEMMUZ 2019 MECİDİYEKÖY TV 100 BİNASI

Bu anımda aslında iki hikâyeyi birleştirdim. Sami Başaran ağabeyin öldürülmesi ve Ahmet Altınkaya’nın yaralanması ile sonuçlanan saldırıdan yıllar sonra bu olaydan kurtuluşum Ahmet Altınkaya’nın anlattıklarını tecrübe edinmem ve bir anlamda rahmetli Orhan Olcay’ın hediye ettiği silahın varlığıydı belki de.

Ama ne derseniz deyin yer altı dünyası dışarıdan bakıldığında çok farklıdır içine girdiğinizde farklı.
Türkiye’nin değiştiği bir dönemine rastladım 1986 yılında 16 yaşında girdiğim bu meslekte ve yer altı dünyası ne derseniz deyin o dönemler ülkeyi ayakta tutmak için çalışan kabadayılarla doluydu.

Yasadışı örgütler kadar “yasa içi” örgütlerde vardı.
Tabi ki doğru bir yöntem değildi bir gazeteci olarak tasvip etmem mümkün değil.
Ama her dönemin doğruları kendi doğrularıdır. Bunu da unutmamak lazım.
Polisin gözaltına aldığı kişiyi kaybettiği,
gözaltı süresinin savcı izni olmaksızın 45 gün olduğu,
gazete istihbarat şeflerinin muhabire anons edip “kırın kapıyı alın vesikalıkları” dediği,
morga girilip çekmecede ki cesedin göz kapaklarının kürdan ile aralanıp vesikalık çekildiği bir dönemde “o cesedin fotoğrafını çekemesen atarım seni” denilen dönemlerde çalıştım ben..

Benim dönemimde bir de gazetelerin “Mafya muhabirleri” vardı.
Patronların yeraltı dünyası ile ilişkilerini ayarlar randevularını alırlardı.
Bu tip muhabirlikten yetişmiş nice magazinci muhabiri istihbarat muhabiri var kimi emekli kimi hala çalışıyor.

Neyse tanıyanlar bilir çenem düşüktür. Başladım mı anlatırım yazarım.
Bu yazı vesilesi ile M.ye ve Ağabeyine hayırlı ve erken tahliyeler dilerim.
Ve M’ye geç de olsa beni o gün öldürmediği için iki çocuğum adına teşekkür ederim.
Kızım o gün 2.5 yaşındaydı oğlum ise portakal fidanı…

Görevi başında öldürülen tüm gazetecileri de saygıyla anıyorum.
Allah rahmet eylesin mekanları cennet olsun kalemleri kalemlerimiz olsun.

Not: Anılarımda “Baba” ya da “yeraltı dünyasının ünlü ismi”, “Ağabey” ve “M” rumuzu ile adı geçin kişiler hali hazırda hükümlü olarak cezaevinde bulunmaktadırlar.
Hatıralarımda kendilerine zarar vermek gibi bir niyetim olmamakla beraber izinlerini almadan gerçek adlarını buraya yazmak en başta gazeteci olarak bana yakışmaz.
Bilgilerinize.

Saygıyla kalın. Kendinize iyi davranın. 
Burak ERSEMİZ
Gazeteci

Yılların savaş muhabiri Burak Ersemiz yine sahaya döndü.. Selam size hala gerçeklerin peşinde koşan gerçek haberciler.. TV100 Esenler Otogar Polis Operasyonu

Bunları da beğenebilirsin