Çınar ağacımızdan bir yaprak daha düştü.. Erol Gönenç’i kaybettik..

Çınar ağacımızdan bir yaprak daha düştü ..

Erol Gönenç’i kaybettik ..

2. Dünya savaşının ortalığı kasıp kavurduğu yıllardı.
Yokluk ve sefaletin kol gezdiği, ekmeğin karneye bağlandığı, şekerin, unun bulunmadığı, evlerin gaz lambası ile aydınlatıldığı, hastalıklarla, kıtlıkla mücadele edildiği, çay yerine üzüm suyunun içildiği bir Türkiye tablosunun, gerçek çizgileriydi bunlar.
Erol Gönenç 1937 yılının 15 Mayıs günü böyle bir tablo içinde, ailesinin başını sokabildiği ‘’Karantina Tesisleri’’nde dünyaya geldi. Babası, oturdukları İstanbul’un Sarıyer semtinde marangozluk yapıyordu.
Büyük Sarıyer yangınında, ekmek parasını kazanmaya çalıştığı marangoz dükkanı yandı.
Daha sonra Hudut Sahil Güvenlik Müdürlüğü’nde, yine marangoz kadrosu ile memur olarak iş buldu.
Bu sayede, karantina tesislerindeki lojmanlara taşınma imkanı doğdu.
Erol Gönenç, dört kardeşin sonuncusu idi.
Çocukluk yıllarından aklında kalanları, gaz lambası ve tehlike anlarında çalan siren sesleri olarak anımsayan Erol Gönenç, 1944’de ilkokula Pertevniyal ilkokulunda başladı. Gönenç, okul yıllarında da yokluğun acısını çektiğini, örnekler vererek şöyle anlatıyor:

Eğitimde zor yıllar

‘’Defter, kalem, kitap sıkıntısı vardı. Bulduğumuz defterler saman kağıta ciltlenmişti.
Kurşun kalemler soluk yazardı. Kalemimi bitmeye yakın, üzerine aynı incelikle bir dal veya tahta parçasını bağlayarak uzatıp kullanmaya devam ederdim.
Okulun evimize uzak olması yüzünden, yaya olarak gidip gelirdim.
Bu şartlar altında ilkokulu bitirdim. 1949 yılında Ortaokulu da Sarıyer okulunda okudum.
Okulumuz haç şeklinde yapılmış, bu yüzden uzun süre boş kalmış, eski bir binaydı. Rivayete göre, bir papaz tarafından kilise olarak yaptırılmıştı. ‘’

Erol Gönenç, ortaokul yıllarında sınıf arkadaşı Abidin Behpur Tapener ve adını net olarak hatırlayamadığı, ancak ‘’Yazısı çok güzeldi’’ dediği arkadaşları ile bir sınıf gazetesi çıkardı.
Ancak, gazeteciliği ne meslek olarak aklına getirmiş, ne de hakkında bilgisi vardı. Ayda bir kere hazırladıkları gazeteyi okul panosuna asarlar, oradan herkes okurdu.
Gönenç, yeni bir sayıyı okul müdürü Halis Bey ile yaptıkları röportajın üzerine, onun vesikalık bir resmini de yapıştırarak hazırlayıp panoya astıktan sonra, başlarına geleni şöyle hatırlıyor:

‘’Derste iken idarede Sevim hanım sınıfa girerek, beni ve Abidin Behpur’u, müdür beyin çağırdığını söyledi. Müdür’ün odasına gittik. Abidin, yaramaz bir çocuktu. Giderken ‘Yine ne halt ettin’ diye onu haşladım. Halis Bey bizi görünce, yay gibi boşaldı. Beni karşısına alarak, bağıra-bağıra sorularını sıralamaya başladı:
-Yediğiniz haltı gördünüz mü?
– ???……..
– Cevap verin bana. Resmin altına Halis Eşek diye kim yazdı?
-Vallahi bilmiyoruz. Biz yapmadık.
-Nasıl bilmezsiniz?.. Size gazete çıkarın diye izin verdiysem, beni eşek yerine mi koyun dedim. Doğru, eşeklik ben de ki, bu gazeteyi çıkarın dedim
-Müdür bey, biz resminizin altına yalnız ‘’Okul Müdürümüz Halis Bey’’ diye yazmıştık.
-Onu bunu bilmem. Bunun doğrusunu ya siz söyleyeceksiniz, ya da siz bulacaksınız. Sizi idareye vereceğim. Bunun sonu okuldan kovulmaktır, bilesiniz.

Hademe onu kurtardı..!

Korku dağları sarmıştı. Okulun konusu olduklarını, bazı öğrencilerin ‘’Helal olsun size’’ derken, bazılarının da kahkahalarla güldüklerini anlatan Erol Gönenç, hademenin imdatlarına yetiştiğini söyledi. Hademe İsak Efendi, onları teneffüste iken bir köşeye çekerek ‘’O öğrenciyi ben gördüm. 2/A’daki Necdet var ya, eşek lafını işte o yazdı. Sizden sonra Müdür beye giderek, her şeyi anlattım’’dedi. Necdet okuldan 15 gün uzaklaştırma cezası aldı. Ancak olan, okul gazetesine oldu. Pano’ya bir daha gazete asılmadı. Ama yıllar sonra Erol Gönenç hiç aklında yokken, panoya asılmayan, ancak halka dağıtılan bir gazetede gazetecilik yapacağını tesadüflere bağlıyor, bunu bir kader çizgisi olarak görüyordu.
Gönenç, ilkokuldan sonra 3 yıllık ortaokul eğitimini, 7 yılda bitirdi. İkmale kaldığı iki dersten İngilizceyi vermesine rağmen, Matematik’ten 4 yıl bekledikten sonra mezun olabildi. Bu bekleme süresi içinde, bir elektrik atölyesine girerek çalıştı. Sarıyer’de lise de yoktu.
O nedenle, ortaokulu bitirenlerin çoğunluğu, liseyi düşünmüyordu. Zaten aileleri de, ortaokul diplomasını yeterli görüyor, çocuklarını aile bütçesine katkı sağlamaları için çeşitli işlerde çalıştırıyordu. Sarıyer’de ortaokulu bitirenlerin gidebileceği tek lise Beşiktaş’taki Kabataş Lisesi idi.
Erol Gönenç, lise eğitimi de almak istiyordu. Ancak Sarıyer-Kabataş arasındaki uzaklık gözünü korkuttu. Bu hat üzerinde ne otobüs vardı, ne de başka bir ulaşım aracı bulunuyordu.
Deniz yolunu denese, vapurların saati, lisenin eğitim saatlerine uymuyordu. Artık 20 yaşına gelmişti. Askerlik yoklaması için gittiği Yeni Köy Askerlik şubesinde işlemlerini imzalattığı Şube Başkanı Albay, sanki ona bir yol çiziyordu:
-Evladım, gördüğüm kadarı ile ortaokulu bitirmişsin. Elektrikçi ehliyetin de var. Ama, askerlik çağın gelmiş. Neden lise eğitimi almıyorsun?
-Efendim ben de istiyorum lise diploması almayı. Ancak oturduğum Sarıyer’de maalesef lise yok !…
-O zaman şöyle yapalım. Aksaray semtinde Gazetecilik ve Ticaret Okulu açılmış. Bizim buralardan bu okula kaydını yaptıranlar, tecil belgesi de getiriyor. Sen de git kaydol ve tecil belgeni al. İşlemini yapalım. Lise dengi bir okul olduğu için, bu eğitimi orada alabilirsin.
-Yani Albayım askerliğim ertelenecek mi?
-Elbette, elbette..
-Bana ne kadar süre verebilirsiniz acaba?
-Tam bir haftan var. Elini çabuk tut oğlum.

Gazeteciliğe ilk adım

Erol Gönenç, bu imkanı ailesi ile konuştu.
En çok babası liseye de devam etmesini istiyordu. Onların da ‘’Olur’’u ile ertesi gün Aksaray Taş Kasap’taki okulun kapısından içeri giriyordu.
3 yıllık özel bir okuldu ve yıllık eğitim ücreti 350 liraydı.
Babası bu parayı emekli maaşı ile karşıladı. Okul sabah-öğle arası yarım gündü.
Onun için Erol Gönenç için Sarıyer’den geliş gidişler, pek zahmetli de olmuyordu. Öğretmenler üniversitelerden gelen akademisyenler idi.
Okulda gazetecilik dersleri ağırlıktaydı ama, Erol Gönenç ilgi duymadığı bir meslek için verilen bilgilere duyarsız kalıyordu. Zaten okulun öğrencilerinin çoğunluğunu da, askerlik yoklama sürelerini uzatmak isteyenler, ya da lise eğitimlerini o veya bu nedenlerle yarıda bırakanlar oluşturuyordu.
Nitekim edebiyat öğretmeni bir gün kompozisyon sınav kağıtlarını getirerek, ‘’Çocuklar size bir müjdem var. Kompozisyon kağıtlarınızı okudum. Bu kadar atmasyon ve palavrayı becerebildiğinize göre, sizler çok iyi bir gazeteci olacaksınız’’ dedi.
Erol Gönenç okulu ‘’iyi’’ derece ile bitirdi. Ama, diplomasını almaya gittiğinde ‘’Sen stajını yapmamışsın. Onun için diplomanı veremeyiz. Bir gazetede staj yap. Sonra gel diplomanı al’’ şeklinde kuralla karşılaştı.

Dünya gazetesinde staj

Bedii Faik’in sahipliğindeki Dünya gazetesinin, genç gazetecilere yardımcı olduğunu öğrenen Gönenç, 1958 yılında 20’li yaşlarda Dünyaya başvurdu ve 30 günlük staj için kabul edildi.
Falih Rıfkı gazetenin başyazarı idi. Semih Benli’nin yönettiği İstihbarat servisinde, stajyer muhabir olarak çalışmaya başladı. Sonraki yıllarda tiyatro sahnelerinde ünlenen Zihni Küçümen ise, sayfa sekreterliği yapıyordu. Erol Gönenç önce gazeteciliğin nasıl bir iş olduğunu, çalışanları analiz ederek anlamaya çalıştı.
Muhabirler, daha çok ortaokul mezunu insanlardı.
Lise mezunu olanlar ise bir elin parmakları kadardı.
Gözlemleriyle şöyle bir sonuç çıkardı:
‘’Gazetecilik, değişik bir iş, değişik bir meslekti. Gazeteler ise bambaşka bir dünya idi. Bu meslekte, yetişmiş ustaların sözü geçiyordu. Gazetecilikte yöneticiliğe kadar yükselmek, bir bilgi birikimi gerektiriyor, nazari bilgiler yeterli olmuyordu. Meslek ustalığı çok yönlü bir birikimin sonucuydu. Staj sürem içinde beni çeşitli işlere yönlendirdiler. Gazeteci olmak istiyorsam, mutlaka polis muhabirliğinden geçmem gerektiğini söylüyorlardı. Bu gözlem ve duygular içinde 30 günlük stajımı tamamladım. Giderken gazetenin patronu Bedii Faik Beye teşekkür etmek istedim.
– Size veda etmeye geldim
-Ne o, ayrılıyor musun?
-Evet, çünkü stajımı tamamladım. Size daha fazla yük olmak istemem
-Ne yükü be delikanlı?. Biz senden memnun kaldık. Eğer gazeteci olacağım dersen, önce bu işi sevmen gerekir. Bu 30 gün içinde böyle bir sevgiyi duymuşsan, Semih Beyin yanına dön ve çalışmaya devam et.
-Siz nasıl isterseniz efendim

Heyecan içinde girdiği patronun odasından, mutlulukla çıktı Erol Gönenç.
Veda ettiği çalışma arkadaşları da onun dönüşünden memnun olmuşlardı. Okul yıllarında gazete çıkarmasına rağmen hiç aklına gelmeyen gazetecilik mesleği, ona düşünme, üretme, toplumu daha yakından izleme, haber kaynakları ile tanışma, insan psikolojisini her koşulda anlamaya çalışma gibi kazanımlar sağladı.
İstihbarat şefi Semih Benli’den, haber yazma tekniğini, Özer Öztep’ten polis muhabirliğinin inceliklerini, daha sonraki yıllarda Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin avukatı olan Asena Dora’dan gazetecinin hukuki haklarını öğrendi. Ama biri vardı ki, Erol Gönenç’in hem özel hayatının içinde, hem de mesleki gelişmesinin yanında idi.
Bu kişi, usta gazeteci Ayhan Yetkiner idi.
Erol Gönenç ‘’Ayhan ağabeyden, dikkatsizliğe yer olmadığını, sorumluluk duygusu ile hareket etme gerekliliğini, haber kaynaklarına güven verme koşullarını öğrendim.
Özel hayatımın içindeydi, beni evlendirmişti.
Meslek hayatımın içindeydi, beni gazeteci olarak yetiştirmişti. Onu her zaman saygı ve rahmetle anıyorum’’
diyordu.

Maaşa zam, işe devam

Erol Gönenç, Gazetecilik ve Ticaret Okuluna stajyerlik belgesini verdi, diplomasını aldı. Ancak Dünya gazetesinde stajyer muhabirlik dönemi, 1959 yılına kadar bir yıl sürdü. Aynı yılın Ekim ayında muhasebe müdürü telefonla onu çağırınca panikledi. O dönemlerde gazetelerden işten çıkarmalar yaşanıyordu. ‘’Acaba beni de mi çıkarıyorlar’’ düşüncesi içinde muhasebeye gitti. Müdürün yüzü yumuşaktı:
-Gel bakalım Erol. Senin ayağındaki zincirleri çözüyoruz.
-Nasıl bir çözülme bu ?.
-Yahu düşündüğün gibi değil, korkma.
-Patron seni kadroya almaya karar vermiş. Bize de talimat verdi. Haydi hayırlı olsun.
-Teşekkür ederim. Ben de sandım ki!..
-Eh artık sanma. Maaşını da 525 lira yaptık
Muhasebeden uçarcasına, bir kuş gibi çıktı. Bazen 25, bazen de 30 lira aylığını bir zarf içinde alan Erol Gönenç’i en çok sevindiren de, basın kartı almak ve Gazeteciler Cemiyetine üye olabilmek için başvurabilecek olmasıydı. ‘’Artık Gazeteciyim’’ diye düşünüyordu.

Askerlik yılları

Yeni Köy Askerlik Şubesi’ne tecil kağıdını götüren Erol Gönenç, işlemlerini yapacak subayın ‘’Liseyi bitirmişsin. Ancak tecilin geçersiz. Yaşın 23 olmuş. O nedenle seni askere alacağız. Şimdi senden bazı evraklar isteyeceğim. Bunları tamamlayıp gel’’ sözleri ile karşılaştı.
Tam gazeteciyim dediği bir sırada askerlik gelip çatmıştı.
Bu durumu paylaştığı muhasebe müdürü, patrona telefonda bilgi verdi.
’Peki efendim’ diyerek telefonu kapattı.
Bedii Faik, ‘Askerliğini gidip yapsın. Bu süre içinde maaşını da kesmeyin, kadrosunu devam ettirin. Döndükten sonra yine çalışır’ demişti.
Erol Gönenç 1959 yılında yedek subay öğretmen olarak Sarıkamış’a gitti.
Oradan da 20 kilometre uzaklıktaki Gecikmez köyü ilkokulunda öğretmen olarak görevlendirildi.
Gecikmez, halkı Kürt vatandaşlardan oluşan, 80 haneli bir orman içi köyü idi.
Ulaşım ancak at sırtında yapılıyordu.
Gönenç, birleştirilen 4 ve 5.’inci sınıflardaki 21 öğrencisine ders verecekti.
Okul Müdürü de, diğer sınıflara giriyordu. İlk gün onlarla tanışmak istedi. Türkçe olarak sorduğu sorular cevapsız kaldı.
Çünkü Türkçe bilmeyen öğrencilerin konuştukları dil, Kürtçe idi.
Bu durumda ya kendisinin Kürtçe öğrenmesi, ya da öğrencilere Türkçe öğretmesi gerekecekti.
Okul Müdürü de Kürt idi.
Öğrencilerine Türkçe öğretmeye karar verdi. Müfredatı bir kenara koyup, okul saatleri dışında da geceleri öğrencilerini toplayarak, Türkçe konuşma ve okuma yazma öğretmeye çalıştı. Başarılı da oldu.
İki ay içinde öğrenciler okuma-yazmayı söküp, dertlerini anlatacak kadar Türkçe konuşmayı öğrendi.
Duvarlara astığı İstiklal Marşı ve Atatürk’ün gençliğe hitabesini ezberletti.
Ayrıca Türkiye haritasını da asıp, coğrafi bilgiler edinmelerini sağladı.

Müfettiş teftişte

Bir gün at sırtında okula müfettiş geldi. Doğru, Erol Gönenç’in sınıfına girdi. Bir öğrenciyi kaldırarak, soru sormaya başladı.
-Söyle bakalım. Doğu Anadolu’nun kıyıları mı, yoksa Karadeniz’in kıyılara mı daha uzundur
– Doginin siniridir, uzindir.
-Sen ne yaptın be İstanbullu?. Bu nasıl ders işlemektir. Sen bunlara hiçbir şey öğretmemişsin. Senin için öyle bir rapor veririm ki, askerliğini er olarak yaparsın
-Öyle mi dersiniz müfettiş bey. Şimdi sınıfa toptan İstiklal marşını okutacağım. Bakalım o zaman ne diyeceksiniz.
Öğrenciler ayağa kalkıp, Kürtçe şiveleriyle ama Türkçe olarak, ara sıra da panoya bakarak, istiklal marşını okudu. Müfettiş çantasını alıp, çekip gitti.1961 yılında askerden dönen Erol Gönenç, yeniden Dünya Gazetesi’nde çalışmaya başladı. Bekleme süresi dolan basın kartını cebine koydu. 1963 yılında da, o zamanki adı İstanbul Gazeteciler Cemiyeti olan basın örgütüne de kabul edilerek, cemiyetin rozetini yakasına taktı. Dünya Gazetesi’ndeki çalışması, 6 ay sürdü. Aldığı maaşın 100 lira fazlası ile yani 625 lira ile Ulus gazetesine geçti. ‘’O gün 25 lira için yaptığımı, bugün içime hala sindiremiyorum’’ diyor. Bir yıl sonra bu defa 1200 lira maaşla, polis muhabiri olarak Akşam Gazetesi’ne transfer oldu.
Çetin Altan , Ali Sirmen, Turhan Selçuk gazetenin yazarlarıydı.
Erol Gönenç 1967 yılında Akşam gazetesinde polis muhabirliği yaparken, yazdığı bir intihar haberi yüzünden 6 ay hapse mahkum oldu. Olay şöyleydi:
Cerrahpaşa semtinde üniversiteli bir gencin intihar haberini resimleri ile toparlamıştı. Olayın intihar olup olmadığını cinayet masasından doğrulatmak istedi. Polisler, olayın intihar olduğunu, ancak basın yasasına göre bu ayrıntıya giremeyeceğini söylediler. Bunun üzerine yazı işlerine resimleri ve haberi teslim ederken, polislerin uyarısını da anlattı.
Yazı işlerindekiler, bu uyarıya aldırış etmedi ve haberi yarım sayfa verdi. Kısa süre sonra savcının karşısındaydı. Dava açıldı. Sanık olarak duruşmaya çağrıldı. İş yoğunluğu nedeniyle duruşmalara gidemedi. Kayınpederi Niyazi Ispartalı da Anadolu Ajansında polis muhabiri idi.
Basın savcısı duruşmalara gelmesi için onunla haber göndermişti.
Bunun üzerine bir duruşmaya gidip, sanık sandalyesine oturdu.
Hakim ile Erol Gönenç arasında, şu diyalog yaşandı:
-Erol Gönenç sen misin?
-Evet benim
-Sen bugüne kadar nerelerdesin?.Çağrıldığın halde neden gelmedin
-İş yoğunluğu olsa gerek
-Dava konusu haberi sen mi yazdın
-Evet ben yazdım
-İyi halt ettin. Basın yasasına uymadığın için seni 6 ay hapse mahkum ediyorum. Sabıkasızlığın ve ilk defa mahkemeye çıkman sebebiyle kararı tecil ediyorum. 7 yıl içinde aynı suçu işlersen hapsi boylarsın. Hadi şimdi çık git’’

Hürriyet’ten ayrılış

1970 yılında Akşam gazetesi ekonomik dar boğaza girdi. 1972 yılında da kapandı. 1973 yılında Hürriyet Gazetesine giren Erol Gönenç, patron baskısı olmadan gerçek gazeteciliği, maddi sıkıntı çekmeden geçirdiği günleri, Hürriyet’te yaşadığının altını çiziyor.
Tatil yapma imkanına yine burada kavuştuğunu belirtiyor.
Erol Simavi, Hürriyet’i iş adamı Aydın Doğan’a sattıktan sonra, 1992’de emekli olan Erol Gönenç, Hürriyet’te çalışmasını sürdürdü.
Ancak 1997 yılında Aydın Doğan ile anlaşan Son Havadis gazetesinin sahibi Mustafa Özkan, Hürriyet’in desteği ile gazetesini çıkartmaya başladı. Aynı binada iki gazete de altlı-üstlü çalışıyordu, Son Havadis’in haber müdürlüğünü Erol Gönenç’e vermişlerdi.
Son Havadis fotoğraf alış-verişini Hürriyet ile yapıyordu. Bir olayın fotoğrafı da Erol Gönenç tarafından, Hürriyet yazı işlerinin bir sorumlusundan alındı.
Ertesi gün olayın en iyi fotoğrafı, Son Havadis’te yayınlanınca, gözler Erol Gönenç’e çevrildi. Gönenç’in ismini vermek istemediği Hürriyet Yazı işleri çalışanı, o fotoğraf karesinin kendisinden habersiz alındığını iddia etti.
Bunun üzerine, Hürriyet’in sorumlusu ile fotoğraf seçimi için görevlendirilen Erol Gönenç’in işine son verildi.
Hürriyet’ten ayrıldıktan 20 gün sonra bir gece Erol Türegün’den telefon geldi.
Türegün, Dünya Gazetesinin sahibi Nezih Demirkent’in kendisini beklediğini söylüyordu.
Erol Gönenç Nezih Bey ile görüştü ve Dünya Gazetesi’nde İstihbarat Şef yardımcısı olarak göreve başladı ve 7 yıl çalıştı. Nezih Beyin ölümünden sonra, işi devralan kızı Didem Demirkent, babası döneminde işe alınan emeklileri işten çıkarırken, aralarında Erol Gönenç de vardı. 46 yıl kesintisiz gazetecilik mesleğinde çalışan Erol Gönenç, Babıali’ye bir daha dönmemek üzere ‘’Elveda’’ dedi

Kaynak: Yazıyoor adlı kitabımdan alıntıdır

Resimler: Erol Gönenç Hürriyet istihbarat servisinde çalışma arkadaşları Halim Ermiş ve Özkan Altıtaş ile..

Cemil Özyıldırım

Erol Gönenç – Halim Ermiş
Erol Gönenç – Özkan Altıntaş
Bunları da beğenebilirsin