Kraliçe’nin bir kare fotoğraf karesi için “Gavur” İngiltere telif ücreti öderken, Türkiye’de alnının akıyla kazanılmış mesailerin üzerine yatmaya çalışan medya öyküsü.. Faik Kaptan yazdı

BERABER YAŞLANDIK BİZ BU YOLLARDA...

Yaşlandık Sayın Kraliçem… 92. Yaş gününüzü kutlamışsınız. Ben de kutlarım. Nice sağlıklı yıllara.
Bu arada 6. Torun çocuğunuzu da dün dünyaya geldi. Onu da kutlarım.
Sizi tanıdığımda demek 45 yaşındaymışsınız. Aradan tam 47 yıl geçti. Demek ki ben de 26 yaşındaymışım. Çok zarif bir hanımefendiydiniz. Hala da öylesiniz.
Mesleğimin başlangıç yıllarında sizin İstanbul’a gelişiniz gibi zorlu bir görevi arkadaşlarımla beraber çok güzel aştık. Müthiş anıları yaşadım.
Oğlunuz Prens Charles doğum gününüzde size ” Anneciğim” dediği için haber olmuş. Tabi ki siz öncelikle bir annesiniz. Ben sizin şimdiden anneler gününüzü kutlarım. Onun için ben de size izin verirseniz “Sayın Kraliçem” diyorum. Ayrı dünyalardaydık ama beraber yaşlandık sayılır. Ben de 73 yaşıma gelmişim.
O günlerde bakın neler yaşamışım?
KRALİÇE TÜRKİYE’DE.
İngiltere Kraliçesi Elizabeth ilk kez 1961’de Ankara’ya geldi. Cemal Gürsel’le 40 dakika görüştü. Çıkan haberlerde Kraliçe, “Adnan Menderes ve arkadaşlarının idamını önlemek amacıyla geldi” şeklinde haberler çıktı. Zaten 40 dakika kalıp ayrıldı.
İkinci olarak 1971’de geldi. İşte ben oradaydım. İstanbul gezisinde, yakın takip görevindeydim. Tam tabiriyle bıyıkları yeni terleyen bir gazeteciydim.
Dünya gazetesinde Erdoğan Bazer şefimizin önderliğinde İstihbarat Servisi olarak alarma geçmiştik. Ben Sinan Akatay’la beraber yakın takip yapacaktık. İsimlerimiz ilgili yerlere verildi ve özel takip kartlarımız geldi. Hala saklarım.
ÖNCE ANIT KABİR.
Kraliçe önce Ankara’ya geldi. Tam 47 yıl önce . Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’dı. İlk önce Anıt Kabir’i ziyaret etti. Beraberinde eşi Prens Philip ve Prenses Anne vardı.
Akşam Çankaya’da onuruna bir resepsiyon verildi. Kraliçe ince ve hoş bir kadındı. Güler yüzlüydü. O resepsiyonuun adıma gelen davetiyesini görüyorsunuz.
Ertesi gün uçakla İzmir’e geçti. Oradan Britannia adlı yata bindi ve Kuşadası’na gitti. Efes’i ziyaret etti. Buradan da yat ile İstanbul’a hareket etti. Yolda Çanakkale’ye uğradı ve askerlerinin kabirlerini ziyaret etti.
23Ekim 1971 günü İstanbul’daydı.
Kraliçe ilk olarak İstanbul’da Dolmabahçe’de karaya ayak bastı. 100’e yakın gazeteciydik. Bunlardan 35 kadarı ise yabancı gazete ve ajansın muhabiriydi.
İşte burada Kraliçe Dolmabahçe’de motordan karaya ayak basarken her iki ayağı havada olan pozu yakalayan Reuter foto muhabiri o yılın en büyük ödülünü kazandı.
Adamlarda son sistem motorlu Haselblad ve 6×6 ebatında çeken fotoğraf makineleri ve tele objektifleri vardı. Ben de ise bir tane Minolta. 54 Mm. her şeyi bununla çekiyordum. O olayda mesafe en az 100 m. Bir de tecrübe …
Büyük fotoğrafta Dolmabahçe’de Kraliçe aracın üzerinde halkı selamlıyor. Bizler e yanında koşuyorduk. Bu fotoğrafı da ben çektim.
PARMAĞINI DELİĞE SOKTU.
Buradan Ayasofya’ya geçtik. Kraliçe ikinci kata çıktı. Ben çok yorulmuştum. Sinan daha iyiydi. Kendisinde ikinci katta Kraliçe’yi takip etmesini rica ettim. Ben de alt katta Prens Philip ve Prenses Anne’ e bakacaktım.
Alt katta gezerken Prenses Anne bir sütun’un önünde bir şey yaptı. Anlamamıştım. Hemen koruma polisine sordum. O da bana; sütunda “Dilek Deliği” olduğunu ve oraya parmağını sokup çevirerek bir dilek dilediğini söyledi.
Dedim ye çok yeniydim. Ve o ünlü deliği ilk kez görmüştüm. Ne olduğunu bilmiyordum.
Hemen fırladım, Prensesin önüne geçtim ve yarım İngilizcemle, “Please Again” (Lütfen tekrar eder misiniz demek istedim) diyerek, parmağımla da işaret ettim.
İnanır mısınız? Prenses Anne gülümseyerek bir adım geriye gitti ve parmağını benim için tekrar deliğe soktu. Hızla tek bir kare çektim ve teşekkür ettim.
Özel ve çok önemli bir fotoğraf çekmiştim. Saat 13.00 civarıydı.
SEN MİSİN SALONA GİREN.
Kraliçe öğle yemeğini Topkapı Sarayı’nda Konyalı lokantasında yiyecekti. Fakat yemek yerken hiç bir şekilde görüntülenmesini istemiyordu.
Dışarıda beklerken ben mutfak kısmının yan tarafında surlardan hem boğazı seyrediyor, hem de sigara içiyordum. Karnım da çok acıkmıştı. Mutfaktan arkadaşlardan bir lokma ekmek istedim. Onlarda eksik olmasın bana güzel bir sandviç yaptılar.
Sandviçimi yerken derinden derine bir müzik sesi duydum. Oraya yöneldim. Servis kapısından içeriye girince bir anda kendimi yemek salonunda buldum. İçeride Münir Nurettin konseri vardı. Her kes huşu içinde yemek yiyor ve en ufak çatal bıçak sesi bile yoktu.
Ben salonun bir kenarında görününce, hem İngiliz, hem de Türk korumalar bana yöneldi ve kibar bir şekilde sessizce her iki koluma girip beni hoppacık yaptılar, kapının dışına attılar.
Dışarıda bekleyen gazeteci arkadaşlar benim bu halimi görünce başıma toplandılar. Onlara merak edilecek bir şey olmadığını, yanlışlıkla salona girdiğimi ve o nedenle atıldığımı söyledim ve fotoğraf ta çekmediğimi belirttim. Hepsi rahatladılar.
GEÇ KALMIŞTIK. 
Saat 14.00’ü geçmişti. Sinan’la gazeteye geldik. Biraz gecikmiştik. Geç geldiğimizi için bir sürü fırça yedik. Üstelik fotoğraf da istemiyorlardı. Küçük gazeteydik. Taşra baskıları hazırlanmıştı bile. Prensesin fotoğrafını söyledim. İstanbul baskıları için vermemi istediler. Fotoğrafları ajanstan kullanmışlardı.
Filmi bile yıkamadan Ayazağa’nın yolunu tuttuk. Zira filmler çok kıymetliydi. Kesip yıkasam en az sekiz on kare gidecekti. Aynı filmle devam ettik.
Gazete garibandı. Belediye otobüsleriyle gidiyorduk.
Kraliçe atlara meraklıydı. Kendisi onuruna düzenlenen konkurhipik gösterisine katılacaktı.
Bizler bunu izleyip fotoğraflarken, bir baktım bizim patronun şoförü yan taraftan el sallıyor. Yanına gittim. Kendisi bana acele gazeteye gideceğimizi ve patronun istediğini söyledi.
Tabii ben de şafak attı. “Kovulduk herhalde” dedim.
Sinan’ı orada bırakıp gazeteye hareket ettik. Doğru Bedii Beyin odasına çıktım. İçerde Genel Müdür Mithat Perin ve birisi sakallı iki kişi daha vardı. İngilizce konuşuyorlardı.
Bedii Bey bana dönerek, “Sen Prenses’in bir fotoğrafını çektin mi?” diye sordu.
Ben de “Evet Efendim” dedim.
“Nerede?” dedi.
Ben de “Makinede” dedim.
Bu kez kızarak, “Anlamadım. Niçin yıkamadın?” diye sordu.
Ben de “Biraz geç kalmıştım” dedim. İstemediler desem, bu kez her kes fırça yiyecekti.
Bedii Bey kısa bir süre yüzüme baktı ve “Git hemen yıka” dedi.
Odadan çıkıp laboratuvarın yolunu tuttu. O dönemlerde her şeyi kendimiz yapardık. Film banyolarını kendimiz hazırlardık. Herkesin isimleri yazılı şişelerde birinci ve ikinci banyolar vardı. İlaçları bile Sirkeci’den gramla alır tartıp öyle hazırlardık.
OLEY CAM GİBİ…
İçeriye girip önce yürekten bir Bismillah çektim ve ışığı kapattım. Filmi makineden çıkardım. Dana önce bir de sigara yaktım. Çünkü filmi yıkarken gelip gelmediğini anladığımız yeşil ışık prizi kaçak yapıyor ve cereyan çarpıyordu. Onun için sigara ışığı ile daha rahat görüyordum. Ağzımda sigara filmi yıkıyor, ara sırada gelip gelmediğine bakıyordum. Nihayet göründü. O önemli kareyi de gördüm ve içim rahat etti.
Kapıda Erdoğan Abi merakla bekliyordu. Arada bir de “Hadi be oğlum ne alemde” diye de bağırıyordu. Konuşamıyordum. Çünkü ağzımda sigara vardı.
Nihayet filmi tespit banyosuna atıp kırmızı ışığı yaktım ve dışarıya doğru; “Cam gibi abi” diye bağırdım.
Çok kıymetli bir kareydi. Gelenler İngiliz’di ve saraya yakın gazetecilerdi. Tarif üzerine beni bulmuşlardı.
Filmi kurutup kağıda bastım ve doğru patronun yanına gittim. İngilizler çok beğenmişti. Prensesin parmağı delikte ve tam çevirirken de gülümsüyordu.
İngilizler “Perfect, Perfect” diyorlardı.
Sonrası mı? Filmin bütün haklarını satın aldılar. Bu işten gazete de ben de para kazandık. Ben yaklaşık iki maaş kadar ikramiye aldım.
Hatta sanırım bir yıl sonra Prenses sevgilisiyle nişanlanınca, aynı ajans “Dileği tuttu” diye haber yapınca Merkez Bankası aracılığı ile hatırı sayılır Sterlin yolladılar. 
Benim nereden haberim olacaktı o haberin kullanıldığından. Ama adamlardaki dürüstlüğe bakar mısınız?
Şimdilerde bizimkiler mi? Alnınızın teriyle gece gündüz yaptığınız mesaileri bile vermekten kaçınıyorlar.

Faik Kaptan